Cumhuriyet döneminde özellikle 1925 ila 1935 yılları arasında Doğuda yaşanan silahlı çatışmalar, cumhuriyet adı altında yapılan bazı icraatların din karşıtlığı olarak algılanmasından kaynaklanmıştır. Çoğunun da arkasında şimdi PKK’da olduğu gibi dış parmaklar vardı. Kürt halkının bir isyanı haksızlığa ve kötü idareyedir. Ayrılıkçılık diye bir derdi yoktur.

Kürt halkı serazattır, hürriyete ve adalete düşkündür. İtaate zorlamasından hoşlanmaz ama kendi gönlüne bıraktığın zaman itaatin ve saygının en güzelini sergiler.

Dindardır ve dinine bağlıdır. Kendisi dinini tam yapamazsa bile, amirinin ve yöneticisinin dindar olmasını sever ve bekler.

Yıllar önce (1993-94) doğuya ve güney doğuya gönderilecek memurların “Zülcenaheyn” (Türkün kabul ettiği Kürdün beğendiği zatlar) olması gerektiğini yazmıştım. Bölgedeki huzursuzlukların giderilmesi için bölge illerine “seyyid valiler” tayin edilmesi teklifinde bulunmuştum. Ama o dönemde kimsenin bunu görecek, anlayacak hali yoktu. Çünkü PKK, gemi azıya almış, çoluk çocuk demeden katliamlar yapıyordu. Sadece genelkurmaydan olduğunu söyleyen –ki sanmıyorum hala- bir albay(!), beni “boyundan büyük işlere kalkışma” diye uyarmıştı…

PKK’nın ilk işlediği cinayetlerin hemen hiç birisi TC’ye ve Türk halkına yönelik değildi. Doğrudan Kürt halkına yönelikti. Yakılan okullar, yok edilen köprüler ve yollar halkı imkanlardan mahrum etmeler hep bölge halkına yönelikti…

Bu dinsiz kitapsız Marksist örgüt, başarılı olmak için Kürt halkını yanına almak zorunda olduğu için önce onun yüreğine korku ve nefret yerleştirmek istedi. O yüzden de ilk dönem eylemlerinin hepsi Kürt halkına yönelikti. Nitekim o öldürülen bebekler bölge halkının bebekleriydi…

Çünkü PKK bir Kürt örgütü değildi. Yeni bir Taşnak örgütüydü ve 1915 öncesi olaylarının intikamını alıyordu Kürt halkından. Bu örgütün büyümesinde Türkiye’nin ferasetsiz idarecilerinin de vebali var elbette. Çünkü eskiden, Kürt halkının, faşist ve ırkçı eğilimleri hemen teşhis edip onları bertaraf eden feyiz ocakları, medreseleri ve alim ulema yetiştiren merkezleri vardı.

Biz o kaynakların hepsini, katı bir laikçi anlayışa –laikliğe hiçbir itirazım yok- kurban ettik. Yerine yenisini koyamadık. Halkın, dinini diyanetini doğru öğrenecek kurumları yok ettik.

Bölgeye gönderdiğim memurlar ve amirler, orayı sürgün yeri bellediler. Sonunda kalpler kırıldı, sular bulandı ve yeni gelen gençlik, toplumu birbirine bağlayan rabıtalardan ve bağlardan habersiz büyüdü…

İşte PKK, böyle bir zeminde yeşerdi. Ve artık maalesef iş, bir tarafın çabaları ve fedakarlığı ile bertaraf edilecek boyuttan çok uzaklaştı. İki tarafın aklı başında insanlarının yüreği hançerlerin ucuna geldi.

ABD’nin Irak’ın yeraltı zenginliklerine, İsrail’in de “Kutsal Fırat Havzası”na göz dikmesi, PKK’yı baş edilmez hale getirdi.

Ama şimdi görüyorum ki PKK için yeni bir imkan olarak görülen bu durum bizim için de bir fırsat olacak. Çünkü PKK’nin yabancıların taşeronu olduğu ayan beyan ortaya çıktı.

Bu durum, Türkiye’nin lehinedir, eğer sürec doğru değerlendirirse.

PKK kendi içinde ikiye ayrıldı. Hatta üçe diyebiliriz. Temelde AB’cı ve ABD’ci iki PKK oluştu. ABD taraflısı PKK içinde Mossad tarafından yönlendirilen ve nispeten daha derinden giden bir gurup daha var; Barzani ile ilintili bir gurup. Bu ikisi, Amerikan mandacılğında görüyorlar kurtuluşlarını.

Yazar Mehmet Ali Bulut