HEPİMİZ BU GEMİDEYİZ

BELKİ on, belki onbeş yıldır bu resme bakar dururum. Kimi yazılar başlığından başlar, kimi yazıların kaderi de resminden başlamak. Bu yazının kaderi de resmiyle alâkalı olsa gerek. Önce akla Yahya Kemâl’in şu mısraları geliyor:

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan,

Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol,

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol.”

Dünya öyle bir gemi ki durmuyor gidiyor. İnsan da içinde bir yolcu, o da gidiyor. Her yolcu geldiği yeri özler. Sonsuzluk ülkesinin iskelesi hükmünde, kabir limanına yaklaşıyor her an, her zaman bir adım daha. İşte dünya gemisinde böyle bir sır var. 6 milyarı aşan yolcusuyla sayısız hayvan ve bitki türleriyle, denizleri dağları her şeyiyle, uzayda uça uça, döne döne, içindekileri dökmeden, dağıtmadan, emin ve kararlı adımlarla iskele iskele dolaşıp duruyor; tâ son limana yanaşacağı güne kadar. Ümit Yaşar Oğuzcan, o meşhur şiirinde bu hengâmede insanın Allah’a olan ihtiyacını ne güzel dile getiriyor:

“Bir ateşim yanarım külüm yok dumanım yok

Sen yoksan mekânım belli değil zamanım yok.

Fırtınalar içinde beni yalnız bırakma

Benim senden başka sığınacak limanım yok.”

Yok işte yok. İnsan bu âcizliği, yalnızlığı hissedince dilinden dökülen dualar bu kadar samimi oluyor. Gidiyoruz dünya denilen gemide. Ticareti onun içinde; kârımız, zararımız hepsi o geminin içinde. Ne yaptı isek, son limana yanaşmadan önce eksik-kusur elimizde ne var ise, acı-tatlı yaşadıklarımızla beraber o geminin yanaşacağı o iskeleden ilk adımımızı atacak, belki de nasıl bindiğini ve nasıl indiğini anlamayan milyonlarca, milyarlarca insan gibi, o limanda bir gün biz de ineceğiz her yolcu gibi. İnmek mesele değil elbette.. Mesele hayatımızın, bu dünya gemisi içinde yaşadıklarımızın faturasıyla beraber oraya inecek olmamız. Gitsin bu gemi çağırıldığı yere, varsın bu gemi o son limana. Yetişir artık dünyadaki ard arda gelen ayrılıkların acısı! Bu gemi, bizim için bir kurtuluş vesilesi. İnsan bir yolcu demiştik. Her yolcu gibi insan da geldiği yeri özler. Geldiği yer ‘Cennet’ olduğuna göre, insan dünyada neyi görse, neyi kucaklasa geçici bir tatminden öteye gitmiyor. Her bir yarın, dostlardan, sevgililerden, kavuştuklarımızdan ayrılık günü olabilir.

Dünya zindanından cennet bahçelerine geçmek, sonsuzluğu özleyen bir ruh için bulunmaz bir fırsattır. İnsan bedeninde âdeta mahpus olan ruh, bir ömür boyu bu beden hapishanesinin içinde özgürlüğünü arar durur. Bu hapislik durumunun farkına varan arifler, hassas kalpler, ruhun hürriyeti serbestliği ve bu dünyada bedenden kurtulmak için hep ölümü arzularlar. Dedelerinin memleketine, Âdem babalarının vatanına, Cennete yani geldiği yere dönmek isterler. “Ölmeden önce ölmek” düsturuyla, sonu gelmeyen arzularına gem vurarak, ruhlarına bu özgürlüğü sağlamaya çalışırlar. Yeni bir şey alındığında ruh coşkuyla el atar kendine sanır o şeyi, bakar ki bu da bedene ait bir ihtiyaçtır ondan yüz çevirir, el çeker. Demek ki ruh; ölmez, sönmez, pörsümez, hep yeninin peşinde. Nefis ruhu ihtiyaçlarla oyalar, bedenin ve ihtiyaçların peşinden sürüklenen ruh, gerçek ihtiyacına yönelmek ister. Rahman’ın ruhumuza sunduğu ufukları, semaları, mevsimleri, an ve an değişen kâinat sahnesindeki sonsuz manzaraları seyretmekle tatmin olur. Ruh ve akıl tefekkürle nefes alır, düşünceyle yaşar. Düşünce ufkumuz daralıyor, şehirler ruhun önünü tıkıyor. Ne ağaç, ne gökyüzü kaldı neredeyse evler apartmanlar arasından görünecek kadar.

Ahmet Muhip Dranas, şehrin üstünden geçen bulutların akın akın gidişine imrenirdi. Cahit Sıtkı Tarancı: “Çocukluğumda uçurttuğum uçurtmalar olacak/ bacalara takılıp giden şu beyaz bulutlar/belki de rüzgârda namaz bezidir/yüzüne hasret kaldığım anacığımın.” diyordu.

Bir gün de Bediüzzaman, kardeşine: “Abdülmecit, hiç insan başını kaldırıp, gökyüzündeki yıldızlara bakar da bir kederi, bir derdi kalır mı?” diyecekti. Göklerden öte tarafı özleyenlerdi hep ruhlar.

Evet, bir avuç gökyüzü maviliğine, akıp giden bir beyaz buluta hasret kaldık yıllardır. Bulutlarla giden ruhumuzdu, hayallerimizdi. İhtiyaçlarımızın peşi sıra dolandığımız günden beri, neredeyse tüm ticaretimiz ziyan. İhtiyaç hayat, hayat ihtiyaç sarmalında bereketsiz bir ömrün kısır döngüsünü yaşıyoruz. Ümit edelim ki, bu rüyadan uyanışımız son güne kalmasın. Her ihtiyaç ebediyetteki o sonsuz ihtiyaçtan bir iz taşıması lazım gelirken, nefis nazarları dünyaya kaydırmış, duyguların yönünü şaşırtmış. 60-70 senelik bir ömürde zar-zor da olsa bir ev bark sahibi olabiliyor insan. Buradan anlaşılıyor ki, Cenneti ve oradaki o sonsuz evleri, köşkleri, zevkleri ancak Allah’ın lûtfuyla kazanacaktır. İbadetler bu yolda gerek şarttır ama yeter bir şart değildir. Hani ne demişler: “Cenneti parayla vermezler, ne verirlerse bir bahaneyle verirler.” Can kuşu bedenden çıkmak üzere. Gemi limana yaklaşıyor. Bu gemi gidiyor, geridekiler yetişemezseler, bu adada, bu gurbette kalacaklar demektir. Dostlar geminin yanaşacağı sahilde. Artık siz de bu resimden çok daha başka dersler çıkarabilirsiniz. Ölmeden önce yaşamak, yaşamak için inanmak, inanmak içinse yolumuzu aydınlatanların gösterdiği ışığı izlemek gerekir. Sevdiklerimiz, en başta Peygamberimiz, hepsi geminin rotasını doğrulttuğu yönde. Onlara kavuşma vaktidir. Bunun için mi olsa gerek, her yolculukta buruk bir acıyla beraber, coşkulu bir sevinç hissederiz hep. Varacağımız yer, göreceğimiz şeyler hepsi birer merak konusudur. Allah’ın gemisi olan bu dünya, işte böyle muazzam bir gemidir. Orda yaşar, orda ölür, orda gezer ve vakti gelince onun vesilesiyle ötelere doğru ilk adımımızı atarız. Bu yolculukta, gemideki konumlarımızdan çok, geminin yanaşacağı limandan sonra yönelinecek adrestir önemli olan. Son bir şiirimiz de Necip Fazıl Kısakürek’ten:

“Ağlayın su yükselsin

Belki kurtulur gemi

Anne seccaden gelsin

Dua et emi.”

Aman duadan yüzümüzü çevirmeyelim. Hz. Peygamber: “Dua, ibadetin özüdür” buyuruyor. Duayı namazların sonuna değil hayatımızın her ânına taşımalıyız. Çünkü dua, Hakk’ın üzerimizdeki hakkıdır.

Selim Gündüzalp